Sayfalar
bolu satılık daire ve mahşer bilgileri89
bolu satılık daire ve mahşer bilgileri89 bugün sizlere en güzel yaızları yazan bolu satılık daire elinden gelen gayreti yaptı ve bolu satılık daire diyorki Bir başkası, Abagail Ana’nın ortadan kaybolduğu gece gö; ışıklar gördüğünü ve İşaya Peygamber’in uçan dairelerin doğruladığını söylemişti. Bunun üzerine Yargıç Farris tekrar aya rak beyefendinin İşaya’yı Hezekiel ile karıştırdığını, bahsedileni] daire değil, “tekerlek içinde tekerlek” olduğunu ve bildiği kadarn kanıtlanmış tek uçan dairenin karıkoca kavgalarında havada u baklar olduğunu söylemişti.
Geri kalan tartışmaların büyük bir bölümü, artık bir hayalci olan rüyalar üzerineydi. İnsanlar birer birer ayağa kalkarak Abagai işlediğini söylediği kibir günahına itiraz etmişti. Yaşlı kadının tinden, birkaç kelimeyle insanlara huzur verebilmesinden bahsel Kalabalığın büyüklüğü karşısında neredeyse dili tutulan, ama aklı dile getirmekte kararlı olan Ralph Brentner ayağa kalkmış ve bun zeyen görüşlerini beş dakika boyunca anlatmıştı. Son olarak, an sonra tanıdığı en muhteşem kadın olduğunu dile getirmişti. Yerin ken gözyaşlarına güçlükle hâkim olduğu anlaşılıyordu.
Tüm bu söylenenler Stu’ya kendini bir cenaze törenindeyi hissettirmiş ve son derece huzursuz olmuştu. İnsanların Abagai kaybettiklerini neredeyse kabullendiğini görebiliyordu. Abby Fre bu saatten sonra dönecek olursa insanlar ona yine kucak açacak, olduğunda ona danışacak ve sözlerine kulak asacaktı... ama gözl yerinin değişmiş olduğunu da göreceklerdi. Özgür Bölge Kurulu gail Ana arasında bir tercih yapılacak olsa daha önceki gibi mı şekilde baskın çıkmayacağı aşikârdı. Abagail Ana gitmiş, ama varlığını sürdürmüştü. Toplum kısa bir süre için hayatlarını e rüyaların gücünü unutmaya yüz tutmuştu, ama bunu unutmayacal Toplantıdan sonra otuz kadar kişi, Chautauqua Salonu’nun aric avluda bir süre oturmuştu. Yağmur dinmiş, bulutlar dağılıyordu vebaı bir serinlik vardı. Stu ve Frannie, Larry, Lucy, Leo ve
“Bu akşam hepimizi gölgede bıraktın,” demişti Larry, Harold’a. Ardından dirseğiyle Fran’i dürmüştü. “Sana çok becerikli olduğunu söylememiş miydim?”
Harold’m yüzünde belli belirsiz bir tebessüm belirmiş ve mütevazı bir şekilde omuz silkinişti. “Sadece birkaç fikir dile getirdim. Asıl işi başlatan sizsiniz. Sonuna kadar götürmek de sizin hakkınız.”
Stu bundan on beş dakika sonra, eve varmalarına hâlâ on dakikalık yolları varken, “tyi olduğundan emin misin?” diye tekrar sordu.
“Evet. Sadece bacaklarım biraz yoruldu, hepsi bu.”
“Kendine fazla yüklenmemen lazım Frances.”
“Bana o isimle hitap etme, nefret ettiğimi biliyorsun.”
“Kusura bakma. Bir daha yapmam Frances.”
“Bütün erkekler piç.”
“Daha iyi olmak için elimden geleni yapacağım, Frances, söz veriyorum.”
Frannie, ona dil çıkardı, ama Stu pek havasında olmadığını anlayarak takılmayı bıraktı. Fran’in yüzü solgun, ifadesi dalgındı. Birkaç saat önce coşkuyla milli marşı söyleyen Frannie’den eser yoktu.
“Canını sıkan bir şey mi var hayatım?”
Fran başını iki yana salladı, ama Stu gözlerinde yaşlar görür gibi olmuştu.
“Ne oldu? Söyle bana.”
“Hiç. Sorun bu. Canımı sıkan hiçlik. Her şey bitti ve ben bunu nihayet anladım hepsi bu. Milli marşı altı yüzden az kişi söyledi. Ve birden kafama dank etti. Sosisli sandviç arabaları yok. Coney Island’daki dönme dolap artık dönmüyor. Kimse Seattie’daki Space Needle’da son bir içki içmiyor. Biriieri nihayet Boston’daki uyuşturucu savaşına ve Times Meydanı’ndaki kadın ticaretine son verdi. Bunlar korkunç şeylerdi, ama bence tedavileri çok daha kötü oldu. Anlatabiliyor muyum?”
“Evet.”
“Günlüğümde ‘Hatırlanacak Şeyler’ adında küçük bir bölüm var. Bebek... hiçbir zaman göremeyeceği şeyleri bilsin diye. Ve bunu düşünmek beni hüzünlendiriyor. Bölümün ismini ‘Yok Olanlar’ yapmalıymışım.” Boğazından bir hıçkırık kaçınca durdu ve engellemek istercesine bir eliyle ağzını kapadı.
öutun uiKe için yas. luınıaK uaııa ıııiKansız gıoı geliyor,” ağlayarak. “Ama başımıza gelen bu. Bu... bu ufak tefek şeyler j, üşüşüp duruyor. Araba satıcıları. Frank Sinatra. Temmuzd Quebec’ten gelmiş insanlarla dolan Old Orchard Plajı. MTV’dekj, adam, galiba ismi Randy’ydi. Eski günler... of Tanrım, kahrolası McKuen şiiri gibi konuşuyorum!”
Pişirdiği ekmek kabarmadı diye ağlama krizine giren teyzesi! hatırlayan Stu, ona sarılıp sırtını teselli edercesine sıvazladı. Te sırada kuzini Laddie’ye hamileydi, galiba yedi aylık falandı. Ku bezini gözlerine bastırırken Stu’ya aldırmamasını, bütün hamile ki rın salgıbezlerinin ürettiği hormonlar yüzünden tımarhaneden ik uzakta durduğunu söylemişti.
Frannie bir süre sonra kendini toparlayarak konuştu. “Tamaı mam. Daha iyiyim. Hadi gidelim.”
“Seni seviyorum Frannie,” dedi Stu. Bisikletlerini itmeye d ettiler.
“En iyi hatırladığın nedir?” diye sordu Fran. “Listenin en başınd “Şey...” dedi Stu ve küçük bir kahkaha atarak sustu.
"Söyle Stuart.”
“Delice.”
"Hadi ama.”
“Söylemek istediğimden emin değilim. Aklımı kaçırdığımı dii: çeksin.”
“Söylesene yahu!” Stu’nun pek çok ruh haline tanık olmuştu, an mahcubiyetle karışık huzursuzluk yeniydi.
“Bunu kimseye söylemedim. Ama son birkaç haftadır hep aklı 1982’de başıma bir şey gelmişti, o sıralar Bili Hapscomb’un benzini yonunda çalışıyordum. Kasabadaki hesap makinesi fabrikasında ç yordum, ama işime geçici olarak son verilmişti. Hap elinden geldij bana iş verirdi. Gece on birden kapanana kadar, yani sabah üçe kads tasyonda çalışırdım. Dixie Kâğıt Fabrikası’ndaki 15.00 - 23.00 me
808
littikten sonra istasyona pek gelen giden olmazdı. On ikiyle üç arasında ek bir aracın bile uğramadığı pek çok gece olmuştu. İçeride oturup bir oman veya dergi okur, çoğunlukla da uyuyakalırdım. Bilirsin işte.”
“Evet.” Biliyordu. Daha sonra olayların tuhaf akışında hayatının rkeği olacak geniş omuzlu adamın kucağında açık duran bir kitapla plas-ikbir Woolco sandalyesinde uyumakta olduğunu hayal edebiliyordu. Tek-as gecesinin ıssızlığında, beyaz ışığın soğuk aydınlığında uyuyordu. Zih-lindeki ona dair her görüntüde olduğu gibi bunda da onu çok sevdi.
“Neyse, bir gece saat ikiyi çeyrek geçe ayaklarımı uzatmış, Hap’in nasasının gerisinde oturuyor, bir kovboy romanı okuyordum... Louis JAmour, Elmore Leonard ya da bir benzeri. Bütün camları inik, içinden /üksek sesli müzik yayılan, eski bir Pontiac istasyona girdi. Şarkıyı bile latırlıyorum, Hank Williams’ın ‘Movin On’uydu. Ne çok genç ne çok yaşlı denebilecek bir adam direksiyondaydı ve yanında başka kimse yoktu.
İyi görünümlü biriydi, ama biraz da ürkütücüydü, kolayca korkunç şeyler yapabilecek biriymiş gibiydi. Kıvırcık, gür, koyu renk saçları vardı. Bacaklarının arasına bir şişe şarap sıkıştırmıştı. Dikiz aynasından suni köpükten yapılma bir çift zar sarkıyordu. ‘Yüksek kalite olsun,' dedi, tamam, dedim, ama ona bakarak bir süre öylece durdum. Çünkü yüzü tanıdık gelmişti. Kim olduğunu çıkarmaya çalışıyordum.”
Artık köşeye varmışlardı; evlerinin olduğu apartman, yolun gano excel kahve kullananlar karşısındaydı. Orada durdular. Fran kulak kesilmiş, onu dinliyordu.
“Sonra dedim ki, ‘Tanışıyoruz, değil mi? Corbett veya Maxin ci-varındansınız sanırım.’ Ama aslında onu bu iki kasabadan tanıyor gibi değildim. ‘Hayır, ama çocukken ailemle birlikte bir kere Corbett’ten geçmiştik,’ dedi. ‘Çocukken Amerika’nın bütün kasabalarından geçmişim gibi geliyor. Babam Hava Kuvvetleri’ndeydi.’
“Sonra gidip deposuna benzin doldurdum, ama tüm o süre boyunca onu nereden tanıdığımı düşünüp durdum. Cevap birdenbire kafamda belirdi. Ve neredeyse altıma edecektim, çünkü direksiyonun gerisindeki adamın ölmüş olması gerekiyordu.”
“Kimdi o adam Stuart? Kimdi?”
“Bırak da kendi kafama göre anlatayım Frannie. Gerçi nasıl anlatılırsa anlatılsın, inanılmayacak kadar çılgınca bir hikâye. Açık camın önü-
gülümsemeyle baktı. Hank Wiliiams tüm bu süre boyunca şehre ilgili şarkısına devam etmişti. ‘Düşündüğüm kişiyseniz ölü olma kir,’ dedim. O da bana, ‘Her okuduğuna inanma,’ dedi. ‘Hank\^ çok seviyorsunuz galiba,’ dedim. Aklıma söyleyecek başka bir memişti. Ama bir şey söylemezsem camı kaldırıp gideceğini bili; ve gitmesini istiyordum. Aynı zamanda istemiyordum da. Hem Ben emin olana kadar değil. O sırada insanın ne kadar isterse isi çok şey hakkında asla emin olamayacağını daha öğrenmemiştim, ‘Hank Williams en iyilerden biridir,’ dedi. ‘Yoldayken miiz: meyi seviyorum. New Orleans’a gidiyorum. Bütün gece araba yarın bütün gün uyuyacağım, sonra tekrar yola çıkacağım. Hâlâı New Orleans yani?’ Soruya, ‘Nasıl yani?’ diye karşılık verdim, işte,’ dedi. ‘Oldukça güneyde,’ dedim. ‘Ama artık çok daha fazla a| Bunu duyunca güldü. ‘Belki tekrar görüşürüz,’ dedi. Ama onu tek mek istemiyordum Frannie. Çünkü karanlığa çok uzun süre bakmı temelen orada ne olduğunu görmeye başlamış birinin gözleriyle l du. Bence şu Flagg denen adamın gözleri de onunkilere benziyord Stu bisikletlerini yolun karşısına geçirip yerlerine bırakı başını iki yana sallıyordu. “Sürekli bunu düşünüyordum. Albüml birkaçını almayı düşündüm, ama sonra istemediğime karar verdim sesi güzel ama beni ürpertiyor.”
“Stuart, kimden bahsediyorsun sen?”
“The Doors adlı bir rock grubu vardı, hatırlıyor musun? i Arnette’e gelip benzin alan adam Jim Morrison’dı. Bundan eminim, Frannie’nin ağzı bir karış açık kaldı. “Ama o öldü! Fransa'd O...” Sonra sustu. Morrison’m ölümünde tuhaf bir şey vardı, değili zemli bir şey.
“Öyle mi dersin?” diye sordu Stu. “Merak ediyorum. Belki öl ve istasyonda gördüğüm ona çok benzeyen biridir. Ama...”
“Sence gerçekten o muydu?”
Artık annelerinin yemeğe çağırmasını bekleyen çocuklar gibi lan birbirine değerek yan yana merdivenlerde oturuyorlardı.bolu satılık daire sundu..
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder