replika telefon ve modern islam
SİZLERE herzama olsugu gibi yine en güzel yazıları yazan replika telefon diyorki Onun aksine Namık Kemal, vicdanı ahlakî değerlerin kriteri olarak kabul etmez: "Bizce müsellemâttan olan ve her türlü delâil-i 'akliyi'^ ve nakliye ile isbâtı kabil bulunan hakâyık-ı mesâil-i kelâıniye iktizasmca irâdât-ı meşiyet her vicdana mülhem olmaz." Ona göre “doğru ve yanlış ilmi” olarak tanımlanan ahlakı bildiren, filozofların mülahazaları değil, dinî ilhamlar, yani vahiydir. İnsan, "Hakikî Yaratıcıyı tasdikten sonra
“ Abduh, çeşitli yazılarında kullandığı "ukalâ" (akıllılar) tabiriyle Avrupalı filozof ve bilginleri kastetmektedir.
Tansel'in metninde bu, muhtemelen dizgi yanlışının eseri olarak "delâil-i ‘adliyye” şeklinde geçmektedir.
onun ibadet ve muamelata ilişkin hükümlerden oluşan dinme tâ' makla mükelleftir (Tansel 1967: IV/639, 644). O, insanın tek kiki bilgiye ulaşmasını imkânsız görür, bu yüzden rasyorıali^j^ empirisizm başta olmak üzere modern epistemoİojik okullardan şüpt,^'^ liği hayatının son yazısı "Hikmetü'l-Hukuk”ta zirveye çıkar.
replika telefon
Bu tavır, aynı zamanda bizi şüpheciliğin modern çağdaki anlamı rinde düşünmeye sevk eder. Alışılagelmiş olarak dogmatizme karj, modernizmin karakteristiği olarak düşünülen septisizm, araçların amaç larla karıştırılır hale geldiği modern dünyada bizzat bir öğreti konumu^ yükseltilmiştir. Hâlbuki şüphe, haddizatında bir öğreti değil, metodik stratejik bir ilkedir, bu bakımdan dogmatisizm kadar septisizm de izafi şeylerdir. Descartes’da olduğu gibi şüphecilik, bazen Katolik dogmalara karşı başlar. Ancak zamanla Batı’da olduğu gibi, bizzat başka bir dogmatisizme dönüştüğü takdirde akıl ve bilim de septisizmin hedefi haline gelir. Bu durumda şüphecilik, Phillips (i956)'in de diklat çektiği gibi, modernizm yerine geleneğin lehine işleyen muhafazakârlığın ilkesi haline gelir. Al-Azmeh (1996: 425-7) de -Namık Kemal’den sonra- modern İslam düşüncesinde bilimciliğe karşı şüpheci pozisyonun en sistematik ifadesinin Şeyhülislam Mustafa Sabri tarafından verildiğini belirtir.
Kemal’e göre doğuştan bir tohum kabilinden olan akıl kuvveti, insan yaşlandıkça çevresel şartlardan etkilenen spekülasyon ve tecrübe sayesinde gelişir, bu gelişme ise aslında aklın tabiiliğinden, saflığından uzaklaşması anlamına gelir. Aklın tabiî halinin gençlikte mi, ihtiyarlıkta mı, uykuda mı, uyanıklıkta mı, ayıklıkta mı, sarhoşlukta mı, akıllılıkta mı, delilikte mi olduğu bilinemez. Bu yüzdendir ki akıl denen kuvvet, ona göre, ömrün her tarzında, vücudun her halinde öncekilerle tamamıyla çelişen bilgi ve hükümlere ulaşabiliyor. Dün doğru bildiğimiz bir şeyi bugün bırakıyor, yarın doğru diye neye inanacağımızı bilmiyoruz. Şimdi doğru diye bilinen bir şeyin bir dakika sonra yanlış çıkabilmesi, bir aklî hükmün doğruluğunun, zihne doğduğu zamana inhisar ettiğini gösterir, O, böylece doğru bilgi arayışında rasyonalizm kadar empirisizm ve pozitivizme de güvenmez. Ona göre duyularımızla gözlem sayesinde de sağlam bilgiye ulaşma imkânı yoktur. Zira bir şeyin sürekli değişmekte ve ayrıntı olan yönlerinden sabit ve hakiki olan yönleri hakkında hükme varmak, yani izafi ve tikelden mutlak ve tümele geçmek, makul görül^ mez (Kaplan 1974: II/210). Kemal (1999: 280, 28ı)’in epistemoİojik tu
replika telefon
j^jrTiu, şiirlerinde de izlenebilir; “Âlemin tavrında hiç âsâr-ı hikmet kal-0irnış/Âkl-ı faalin meğer hükmünde kudret kalmamış."
Siyasî formüllerinin işlenmesinde rasyonalizmi benimsese de Kemal, l;iiltürel meselelerin işlenmesinde akıldan ziyade gönüle ağırlık tanır |Mardin 1996: 36ı). Bir şair olarak zaten romantik bir mizaca sahip olan Marmk Kemal, Fransız romantik yazarlarından bir bütün olarak etkilen-jnişti. Onun esas beğendiği ve yararlandığı düşünür Montesquieu idi. Halk egemenliği ve toplumun kökenleri konusundaki görüşlerinde Rousseau’dan ilham alan ancak “genel irade" kavramının delaletlerinden nefret eden Kemal, ikili mukavele hakkındaki teorisinde Locke’dan esinlenmiş ti.Bireysel hak ve hürriyetlere saygı konusunda aynı kaygıları paylaşsa da Kemal, siyasî teorisinde Rousseau’dan eklektik bir şekilde yararlanır. Zira Rousseau, geleneksel ile modern, Protestan ile Katolik dünyalar arasında kaldığından kaçınılmaz olarak bazı çelişkilere düşmüştü. Halis bir bireycilikten yana olmakla birlikte insanın ancak bir topluluk içinde kendini gerçekleştirdiğine inanan Rousseau, akla dayalı siyasî rejim ile romantik toplum modeli çatıştığında akıldan kuşkuya düşüyordu (Hobsbawm 1980: 300). Oysa Namık Kemal, “aklı vezir, gönlü padişah” olarak kabul eden bir dünyagörüşünün siyasal ve sosyal uygulamasında bu tür çelişkilere düşmemişti.replika telefon sundu..

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder